AKPM Başkanı Henri de Koster darbe günü bildiri yayımlayıp, demokratik rejime bir an evvel geri dönülmesi temennisinde bulundu. AKPM’nin olağan genel kurul toplantıları 24 Eylül-2 Ekim arası yapılacaktı. Birçok AKPM üyesinin girişimi sonrası 30 Eylül ve 1 Ekim günleri “Türkiye’deki Durum” başlıklı bir genel kurul oturumu düzenlenmesi üzerinde mutabık kalındı. Oturum için AKPM Siyasi İşler Komisyonu rapor hazırlamakla, Avusturyalı Hıristiyan Demokrat parlamenter Ludwig Steiner ise raportörlük yapmakla görevlendirildi.
Darbe öncesi AKPM Türk heyetinde Cevdet Akçalı (AP), Muammer Aksoy (CHP), Uğur Alacakaptan (CHP), Hikmet Çetin (CHP), Halit Evliya (AP), Agâh Oktay Güner (MHP), Turan Güneş (CHP), Kemal Kaçar (AP), Temel Karamollaoğlu (MSP), Oral Karaosmanoğlu (AP), Besim Üstünel (CHP) ve Metin Toker (kontenjan senatörü) görev yapıyordu. Ortada TBMM kalmadığı için bu isimler artık parlamenter değildi. Ancak AKPM’deki yetki belgeleri Mayıs 1981’e kadar geçerliydi; hâlâ AKPM üyesiydiler.
Türkiye’de yönetime el koyan generaller AKPM genel kurul toplantılarına sadece heyet başkanı Cevdet Akçalı, AKPM Başkan Yardımcısı Turan Güneş, Besim Üstünel ve Metin Toker’in katılmasına izin vermişti. Neden sadece bu parlamenterlerin gönderildiği Avrupa Konseyi’nde merak uyandıracaktı. Türk parlamenterlerin işi kolay değildi ve olmayacaktı. Darbeyi ve generalleri doğrudan savunmaları söz konusu olamazdı. 27 Mayıs ve 12 Mart’ta hiçbir Türk parlamenterin Avrupa Konseyi platformunda cesaret edemediği gibi darbe aleyhinde konuşabilecekler miydi? Bu mümkündü ama olmadı. Türk parlamenterlerin tek misyonu vardı: Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden dışlanmasını engellemek. Bunu yaparken de darbe için “anlayış” isteyeceklerdi!
Türkiye darbe nedeniyle Avrupa Konseyi’nde Bolivya, El Salvador, Guatemela gibi ülkelerdeki cunta rejimlerine benzetilmeye başlanmış, AKPM üçe bölünmüştü. Bir uçta darbenin kabul edilemez olduğunu söyleyip Türkiye’nin üyeliğinin derhal askıya alınmasını isteyenler, diğer uçta ise Türkiye’ye karşı anlayışlı davranılmasını savunup bu aşamada karar alınmasına karşı çıkanlar vardı. Bu iki grup arasında “ikaz edelim ama üyelik işini sonraya bırakalım” diyen üçüncü bir grup bulunuyordu. Raportör Steiner ve Siyasi İşler Komisyonu bu son gruptandı. Çoğunluk da bu yönde eğilim göstermeye başladı. Steiner genel kuruldaki konuşmasında, “Rapor, yeni Türk hükümetinden demokrasiye geri dönmesini istiyor, Avrupa Konseyi’ne de Türkiye’deki gelişmeleri yakın takibe alması çağrısında bulunuyor… İçinde bulunduğumuz durumda Türkiye’nin Avrupa’dan ayrılmasını ima edebilecek hiçbir şey yapmamalıyız. Fakat askerî yöneticilere de Avrupa Konseyi’ne karşı yükümlülüklerini hatırlatmalıyız” mesajı verdi.
Steiner’den sonra söz alan Liberal Grup üyesi Danimarkalı parlamenter Ib Christensen, “Şu anda burada konuşmamız gereken bir şey varsa, o da, kendisini düzenli aralıklarla diktatörlüğe kaptıran, insan haklarını ihmal ve ihlal eden bir ülkenin Avrupa Konseyi üyesi kalıp kalamayacağıdır” sözleriyle Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini sorguladı. Sosyalist Grup üyesi Hollandalı parlamenter Harry van den Bergh ise “Genelde askerî rejimler demokratik kurum yaratmaz veya bu kurumlara geri dönmez… Birkaç ay bekleyip ne olduğunu görelim. Düzelme veya düzelmeye doğru bir işaret yoksa Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini askıya almaktan başka alternatif kalmaz” çizgisini savundu.
Söz sırası Türk heyeti başkanı Cevdet Akçalı’ya gelmişti. Akçalı 1971’de AKPM üyesi olmuş ve 12 Mart muhtırası sonrası Avrupa Konseyi’ndeki Türkiye tartışmalarına şahsen katılmıştı. Hayatının en krritik konuşmalarından birini yapacaktı. Hedef, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden atılmasına temel oluşturacak bir kararın çıkmasını engellemekti: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mümkün en kısa süre içinde güçlü bir demokratik düzeni yeniden kurma karar ve niyetlerine güvenimiz sonsuzdur. İnancımızı destekleyen kanıtlar var. AKPM genel kurul toplantılarına katılmak için buraya gelişimiz, güvenimizin açık bir ispatıdır. Bu ziyaret, gelecekteki ziyaretlerimiz gibi, Avrupa’nın özgür ve demokratik toplumuyla diyaloğu sürdürme talebinden kaynaklanmaktadır. Bu nokta General Evren’in beyanında da yer almaktadır. Türk ordusu, tarih boyu edinilmiş tecrübe ve gelenek temelinde demokrasiye olan saygısını bugüne kadar daima göstermiştir. Milli Güvenlik Konseyi herkes için -vatandaşlar, idari kurumlar, çalışanlar ve anayasal organlar- demokratik koşulların yeniden yaratılmasındaki mücadelesinde yardım çağrısında bulunmaktadır.”
Sosyalist Grup üyelerinden İsveçli parlamenter Carl Gunnar konuyu genel kuruldaki Türk parlamenter sayısına getirdi. Türkiye’den sadece dört parlamenterin gelmiş olması kafalarda soru işaretleri yaratmıştı: “Burada olan Türk meslektaşlarımızın kendilerini gerçekten tam bir özgürlük ve samimiyetle ifade edebildiklerini bilme olanağımız var mı? On iki temsilciden sadece dördü burada. Diğerleri nerede? Bu kimin seçimi?”
Salondaki dört Türk parlamenterden biri olan Metin Toker, bu sorulara şu yanıtı verdi: “Kimi kuşkucu meslektaşlarımızın genel kuruldaki sayımız konusunda şüphe ve kaygı duymasına gerek yok. Ben burada, heyetteki diğer meslektaşlarım gibi, kendimi temsil ediyorum. Yeni hükümet neden mi daha küçük bir heyet gönderdi? Hiçbir fikrim yok, ama kesinlikle Avrupa Konseyi’nde veya Türk parlamentosunda ifade edilen görüşler veya kullanılan oylardan ötürü değil. Hükümetten talimat veya emir almadığımız konusunda emin olabilirsiniz.”
O günkü oturumun en ilginç konuşmalarından birini Hıristiyan Demokrat Grup üyesi (Batı) Alman parlamenter Erich Mende yaptı. Mende 1958’den bu yana AKPM üyesiydi. Türkiye’yi yakından tanıyordu; 1953’te Türkiye’yi ziyaret eden Alman parlamenter heyetinde yer almış ve Türk-Alman Derneği’nin kuruluşuna katılmıştı. Türkiye’nin Latin Amerika ülkeleriyle kıyaslanmasını eleştirdi: “Türkiye’deki olaylarla Güney Amerika’daki askerî darbeleri kıyaslamak Türk halkına ve Türk askerine hakarettir. Modern Türk devletinin doğuşu, Türk ordusunun ülke dışında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarına, içinde ise imparatorluğu geriye götürme adımlarına karşı yürüttüğü mücadeleydi. Ordunun başında General Kemal Paşa, nam-ı diğer Atatürk, Türklerin atası vardı. Bu nedenle modern Türkiye doğduğu ilk andan itibaren Türk ordusunun oynadığı rolü inkar edemezsiniz.”
Mende, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’le ilgili ilginç bir gözlem de aktardı: “Almanya’da iktidardaki Sosyal Demokrat Parti’den üç, Hıristiyan Demokrat muhalefetten üç ve bir de Liberal meslektaşımla birlikte geçen yıl nisan ayında Türkiye’yi ziyaret ettik. O dönem Başbakan olan Ecevit’le konuştuk. Demirel’le konuştuk. General Evren de dahil olmak üzere askerî çevrelerle görüştük. İki büyük parti iş birliği yapsın, içinde Ecevit ve Demirel’in de yer alacağı geniş bir koalisyon kurulsun diye ısrar etmemiz için askerler bize âdeta yalvardılar. Aksi halde, istemedikleri halde yeniden müdahale edeceklerini söylediler. Ecevit ve Demirel’le görüşmelerimize Maliye Bakanı Sayın Kiep de katıldı. Kendilerine, 1966’da, 1979 Türkiye’sine nazaran çok daha az tehlikeli durumda olan Almanya’da Hıristiyan Demokrat Birliği ve Sosyal Demokrat Parti’nin ilk defa geniş bir koalisyon kurduklarını hatırlattık. Fakat, sanki sağır insanlara öğüt veriyorduk. Bu iki devlet adamı arasındaki şahsi düşmanlık, benzer bir işbirliğini imkansız kılıyordu.”
Oturum 1 Ekim günü de devam etti. O sabah saat 10.00’da başlayan oturumda ilk söz alan Sosyalist Grup üyesi İngiliz parlamenter Robert Edwards oldu. Edwards sendikacılıktan gelmeydi. Dünya Sendikalar Federasyonu’nda görev yapmış, geçmişte Türkiye’de sendikaların kurulmasına yardım etmişti. Avrupa Parlamentosu üyesiyken Türkiye’yle ilişkileri yürüten komitede yer almıştı. Türkiye’de sendikacılara yönelik muameleden şikayetçiydi: “Polonya’da işçiler grev yapma hakkını elde ettiği için burada kendilerini alkışlıyoruz. Türkiye’de ise askerî rejimin ilk beyanlarından biri grevdeki çelik işçilerine işe dönme emri vermek oldu, hem de dönmedikleri takdirde hapis tehdidiyle. Polonya’nın komünist yönetimi bile böyle bir şeye cüret edemedi…”
O günkü konuşmacılar listesinde, CHP’li Besim Üstünel de vardı. Üstünel, AKPM Ekonomik İşler Komisyonu raportörüydü. 12 Eylül’e gelinmesinde siyasilerin ciddi hatalar yaptığını anlattı. Konuşması Türk siyaseti, siyasetçisi ve demokrasisinin iflas ettiğinin ilanı gibiydi: “Son yıllarda, özellikle de son aylarda Türk parlamenterler olarak, bireysel ya da parlamentodaki gruplarımız veya bütünüyle, çok ciddi hatalar yaptığımızı ve demokrasimizin gerektiği gibi ve pürüzsüz işlemesi amacıyla esaslı tedbirler almak ve gerekli koşulları yaratmak için değerli fırsatları kaçırdığımızı inkâr edemem. Hoşgörü noksanlığı hayatın her alanında aşırı kutuplaşmaya yol açarken, partiler arasındaki dizginlenemez yarış parlamentoda büyük bir koalisyon oluşturulmasına engel oldu. Sonuç olarak yavaş yavaş seçmenlerimizin güvenini yitirdik; bu da toplumsal bir hayal kırıklığı ortamı doğurdu. Askerî müdahale haberleri bu nedenle ülkemin insanları arasında bir parça rahatlama olarak kabul gördü.”
Üstünel’in Batı’ya da bir eleştirisi vardı: “Sayın Ecevit yaklaşık on beş ay önce AKPM’ye seslenmiş, gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin yüzleştiği sorunları ve demokratik rejimde bu sorunları çözmeye çalışırken karşılaştığı zorlukları anlatmıştı. Avrupa hükümetlerine anlayış ve yardım çağrısında bulunmuştu. Eğer Türkiye bugün parlamenter demokrasi yolundan saptıysa, bu büyük ölçüde, son on yılda ekonomik yapılar ve teknolojik parametrelerdeki büyük ölçekli ve ani değişimin ihtiyaçlarını karşılamakta geciken sanayileşmiş Batı’nın vurdumduymazlığı ve ihmalinden kaynaklanıyor.”
Oturumun son konuşmacısı Turan Güneş’ti. Güneş, “seçilmişler” olarak Strasbourg’a gelmediklerini söyleyip, Besim Üstünel gibi, siyasilerin 12 Eylül Darbesi’ndeki sorumluluğuna değindi: “Açık sözlülükle söylüyorum, şu anda Türk halkını yönetecek yeterli prestije sahip tek bir politikacı yok. Türkiye’de biz politikacıların itibarının içine düştüğü derinlik budur, Avrupa ailesinin önünde itiraf ediyorum. Türkiye’de bizler için yönetme olasılığı bulunmuyor. Durum böyle olmasaydı, Sayın Ecevit ve Sayın Demirel’in, kibarca ordunun koruması altına alınmaları için generaller tarafından gönderilen temsilciye direniş göstermemiş olmaları nasıl açıklanabilirdi? Kimse direniş göstermedi, zira kimse -işçi sınıfı, sendikalar veya köylüler- peşlerinden gitmezdi. Bizlerden parlamentoyu terk etmemiz ve gidip ülkenin başka bir yerinde yaşamamız istendiğinde kimse direniş gösterecek konumda değildi.”
Oturum sona ermişti. Öğleden sonra raportör ve Siyasi İşler Komisyonu başkanının değişik görüşleri özetlemelerinin ardından oylamaya geçildi. Dört değişiklik önergesi hazırlanmıştı. Hiçbiri kabul görmedi. Rapora ek tavsiye kararı ezici oy çoğunluğuyla kabul edildi. Kararda; Türkiye hükümetinden, taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne saygı duyması, 12 Eylül öncesi yürürlükte olan yasaları ihlal etmemiş milletvekillerini serbest bırakması ve özgürce siyasi parti, sendika ve diğer demokratik derneklerin kurulmasına olanak tanıyarak bir an evvel demokratik sisteme geri dönmesi çağrısı yapılıyordu. Avrupa Konseyi’nin icra organı olan Bakanlar Komitesi’nden ise bunlara uymayacak bir Türkiye’ye Avrupa Konseyi tüzüğü gereği işlem yapması, yani üyeliğin askıya alınmasını değerlendirmesi isteniyordu.
AKPM Türkiye’deki durumu 26-30 Ocak 1981 tarihli genel kurul oturumlarında bir kez daha gündemine aldı. Raportör Steiner tarafından hazırlanan ikinci raporun 28-29 Ocak günleri genel kurulda görüşülmesi kararlaştırıldı. O tarihte Avrupa Konseyi dönem başkanlığını yürüten İsveç’in Dışişleri Bakanı Ola Ullsten 28 Ocak’ta AKPM genel kuruluna hitap etti. İsveç hükümeti, Türkiye’deki durumun bundan böyle Bakanlar Komitesi’nin “daimi gündem maddeleri” arasına alınması için 19 Aralık 1980’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne resmen başvuruda bulunmuş, Avrupa Konseyi ülkelerinin çoğunluğu bu öneriye sıcak bakmamıştı Ullsten AKPM genel kurulunda yaptığı konuşmayı, “Avrupa Konseyi’nin saygınlığı, kuruluş ilkelerini savunma kapasitesinde yatar… Türkiye sorununu da ele alırken Avrupa Konseyi’nin üzerine kurulu olduğu temel ilkelerin, yani hukukun üstünlüğü, insan hakları, temel özgürlükler ve parlamenter demokrasiyi hatırlamalıyız” cümlesiyle bitirdi. İskandinav ülkeleri, Albaylar Cuntası döneminde Yunanistan’a karşı geçmişte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne devletler arası dava başvurusunda bulunmuştu. Ullsten, Türkiye’deki durumun o an için Yunanistan’la kıyaslanamayacağını belirtmekle birlikte, gerekirse Ankara’ya karşı da devletler arası başvuru yapılabileceği sinyali verdi.
Öğleden sonra başlayan Türkiye oturumuna Türk heyeti 12 parlamenterle katıldı. Heyetteki asli üyelerden MSP’li Temel Karamollaoğlu ve MHP’li Agâh Oktay Güner hapiste olduklarından gelememişler, onların yerine yedek üyeler Abdullah Köseoğlu (CHP) ve Şaban Karataş (AP) gönderilmişti. O tarihlerde Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ndeki Daimi Temsilciliği görevini Büyükelçi Semih Günver yürütüyordu. Günver Strasbourg’daki görevi hakkında 1988’de kaleme aldığı anılarında bu konuda şunları yazacaktı: “Parlamento heyetimizin Strasbourg’a hareketinden bir gün önce MGK Genel Sekreteri Haydar Saltık, Parlamento heyetimiz üyeleriyle görüşmek üzere kendilerini makamına davet etti. O tarihte parlamenterlerimizden yarısı hazır bulunuyordu. Diğer altısı başka yerlerdeydiler. Davete hatırladığım kadarıyla Halit Evliya, Turan Güneş, Muammer Aksoy, Metin Toker, Şaban Karataş ve Oral Karaosmanoğlu katıldılar. Orgeneral Haydar Saltık, konuklarına, Strasbourg’a görevle son defa gönderildiklerini tebliğ etti ve siyasi hayatlarının artık sona ermiş bulunduğunu da münasip şekilde bildirdi. Bu arada Metin Toker’e dönerek ‘Tabii siz bu sözlerimin dışında kalıyorsunuz’ anlamında bir teminat vermekte yarar gördü. Özellikle Turan Güneş bu karara çok alındı. Öbürleri de üzüldüler.”
Oturuma temel oluşturan raporun hazırlanması için Avusturyalı raportör Ludwig Steiner, Siyasi İşler Komisyonu üyesi Luis Yanez-Barnuevo eşliğinde 5-9 Ocak 1981 tarihlerinde Ankara ve İstanbul’a gitmişti. Hapisteki AKPM üyeleri Temel Karamollaoğlu ve Agâh Oktay Güner’le görüşmek istemişler, ama izin alamamışlardı. Bu iki isim ve MGK üyeleri dışında kimle görüşmek istedilerse görüşebilmişlerdi. Görüştükleri kişiler arasında Başbakan Bülend Ulusu, Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, (eski) siyasi parti liderleri Ecevit, Demirel ve Feyzioğlu ile son Meclis ve Senato başkanları da vardı. Görüşmeler, Türkiye’nin demokrasiye dönüşü, Türkiye’deki anayasal durum, 12 Eylül’den bu yana siyasi faaliyette bulunabilme imkanı ve yerel yöneticilerin durumu üzerinde yoğunlaştı. Steiner, Türkiye’den gelen insan hakları ihlali, özellikle de işkence ve kötü muamele iddiaları nedeniyle birkaç ay öncesine oranla daha tedirgindi. Buna rağmen bir kez daha “Türkiye’nin uyarılması, ama Avrupa Konseyi’nden dışlanması için beklenmesi” mesajı içeren bir karar metni hazırladı. Türkiye’deki durumla ilgili yeni bir değerlendirmeyi Mayıs 1981 genel kurul oturumuna havale eden metin, 29 Ocak’ta oy çoğunluğuyla kabul edildi. Türk parlamenterler çekimser oy kullandı.
AKPM’nin Mayıs 1981’deki genel kurul toplantılarına Türkiye’den heyet gönderilmedi. AKPM’deki Türk heyetinin yetki belgesi Mayıs 1981’de sona eriyordu. Türkiye’de henüz yeni bir Meclis yoktu. 12 Eylül öncesi görev yapan son heyetin yetkilerinin yeniden onaylanması da mümkün değildi. Aslında, bu durum Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve arkadaşlarının işine geliyordu. Generaller AKPM’nin eleştirilerinden usanmışlardı. AKPM cephesine heyet gitmesi için mücadele etme niyetleri yoktu. AKPM’den uzaklaşmanın ne anlama geldiğini bilen Türk diplomasisinin çabaları ise sonuçsuz kalacaktı.
AKPM genel kurulunda 13 Mayıs 1981 günü düzenlenen Türkiye oturumunda, o an Türkiye’nin başına gelebilecek belki de en kötü şey gerçekleşti. Oturum saat 15.00’te başlamıştı. Konuşmacılar sırasıyla Türkiye’deki rejime eleştiriler yağdırırken, oturumu yöneten AKPM Başkanı Jose Maria de Areilza’ya acil bir mesaj iletildi. De Areilza, oturumu keserek Papa’nın saldırıya uğradığını duyurdu. Fransız haber ajansı AFP’yi kaynak gösterip, Papa’ya Piazza San Pietro’da ateş açıldığını söyledi. Genel kurul salonundaki parlamenterler şoke olmuştu. Herkes “Kim yapmış olabilir?” diye birbirine bakınıyordu. Oturuma derhal ara verildi. Dışişleri Bakanı İlter Türkmen de suikast haberini Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantıları için geldiği Strasbourg’da öğrenecekti. Failin bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu duyulunca, o anlarda Strasbourg’da Avrupa Konseyi’nden Türkiye hakkında mümkün olduğu kadar hafif bir karar çıkması için uğraş veren Türk diplomatlarının başından âdeta kaynar sular dökülecekti.
AKPM 14 Mayıs’ta iki Türkiye kararı birden oyladı. İlk karar, Türkiye’deki gelişmelerin yakın takibe alınması, diğeri ise Türk heyetinin görev süresinin uzatılmasıyla ilgiliydi. AKPM, saatler süren tartışmalar ve perde arkası müzakereler sonrasında, oy çokluğuyla, Türkiye’nin yakın takibe alınmasını ve Türk heyetinin görev süresinin uzatılmamasını kararlaştırdı. Türk parlamenterler 1949’dan bu yana ikinci kez belirli bir süre AKPM’den uzak kalacaktı. Demokratik ve serbest seçimler düzenlenip, yeni bir parlamento işlerlik kazanıncaya kadar Türk parlamenterler Strasbourg’a gelemeyecek; Türkiye’nin AKPM’deki koltukları Ocak 1984’e kadar boş kalacaktı. AKPM buna karşılık Türkiye’nin Avrupa Konseyi ailesinden çıkarılması yönünde bir karar almadı.
AKPM, 14 Mayıs kararından sonra da Türkiye konusunu gündeminden düşürmedi. Türkiye’ye ziyaretlerini sürdürdü, kararlar almaya devam etti. Bu ziyaretlerden en önemlisi 8 Ocak 1982’de gerçekleşti. Eleştirileri nedeniyle Avrupa Konseyi’ne sempatiyle bakmayan Kenan Evren, AKPM’den bir heyeti kabul etmeyi nihayet kabullenmişti. Görüşme Çankaya Köşkü’nde programlandı.
Semih Günver’in aktardığına göre, Evren dört kişilik AKPM heyetiyle yaptığı 45 dakikalık görüşmede şunları söyledi: “Günümüzde aşırı sol güçler sosyalist partilere sızmaktadır. Bizde de böyle olmuştur. Uluslararası kuruluşlara girince bazı haklardan feragat olunur. Biz de böyle düşünüyoruz. Bu geçiş devresinde bize biraz daha zaman tanımanız lazımdır. Anlayış göstermelisiniz. Tarafı olduğumuz bütün sözleşmelere sadık kalacağız. Bu arzumuzun bir delili de sizlerin halen Türkiye’de bulunmasıdır. Dünyada 1939’dan önceki şartları andıran bir durum mevcut. Birbirimize karşı anlayışlı olalım. Genç nesil savaşın acılarını bilmiyor. Gençler arasında pasifist bir akım gittikçe kuvvetleniyor, yaygınlaşıyor. Muhasımlarımız ise durmadan silahlanıyorlar. NATO zaaf gösterirse Üçüncü Dünya Savaşı’nın önüne geçilemez.”
Türrkiye Avrupa’dan “anlayış” istiyor, “Avrupalıyım” diyor ama Avrupa’yı ikna edemiyordu. Öyle ki 12 Eylül rejimi nedeniyle Avrupa ailesinden dışlanma riskiyle karşı karşıya kalacak, hatta bir ara, eleştiri dozuna dayanamayıp Avrupa Konseyi’nden çekilmeyi dahi düşünecekti. Türkiye’deki askeri rejimin kimi uygulamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu düşünen Fransa, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka, Ankara’ya karşı devletler arası dava açmak için 1 Temmuz 1982’de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvuracaktı (AİHM, 1998’e kadar iki aşamalı bir yargı organı olarak çalışmaktaydı. Başvurular önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılıyor, komisyon başvuruyu kabul edilebilir bulursa, dosya Divan’a sevk ediliyordu). Bu devletlerarası başvurunun temel gerekçesi DİSK davasıydı. Davacı ülkeler, Türkiye parlamenter rejime dönmeye başladıktan sonra, daha fazla demokratikleşme yönünde verilen sözler karşılığında Ankara ile “dostane çözümde” anlaşıp, Avrupa solunun protestolarına rağmen dava başvurularını 7 Aralık 1985’te geri çekecekti.
Doğu Avrupa’da Glasnost ve Perestroyka rüzgarları esmeye başlamış, Batı’da Yunanistan’ın ardından İspanya ve Portekiz’in AET üyelikleri kesinleşmişti. Türkiye, Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde atılan kimi adımlar sayesinde 1972’den sonra ilk defa 20 Kasım 1986-7 Mayıs 1987 arasında Avrupa Konseyi dönem başkanlığı yapabildi. Ankara, Avrupa demokrasi ailesine dönüşünün sembolü olan bu dönem başkanlığı sırasında olağanüstü bir açılım yaparak, kendi vatandaşlarına Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunma hakkı tanıdığını duyurdu. AET üyeliğine başvuru da aynı yıl geldi. Türk vatandaşlarına AİHM’ye bireysel başvuru hakkı tanınması ile AET’ye tam üyelik başvurusunun aynı döneme denk gelmesi elbette tesadüf değildi.
Turgut Özal 27 Eylül 1989’da Strasbourg’da AKPM genel kuruluna hitaben, “İnsan hakları ve temel özgürlükler evrenseldir. İnsan hakları sorunları günümüzde ulusal sınırları aşmaktadır. Artık her devletin iç sorunu olarak görülemez, bu sorunlarla uluslararası düzeyde ilgilenmek gerekiyor. Bugün öğleden sonra AİHM’yi ziyaretim sırasında Türk hükümetinin bu mahkemenin zorunlu yargı yetkisini tanıdığı kararını ileteceğim” diyecekti. Ama bu ve benzeri adımlar yeterli gelmedi. Türkiye, 12 Eylül Darbesi’nin yarattığı tahribat ve kendi içindeki dengesizlikler nedeniyle 1990’lı yıllarda ışık hızıyla ilerlemeye başlayan Avrupa treninine yetişemedi.

Yorumlar
Henüz bu habere yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan siz olun!